Baharatlı Ülkenin Tatlı İnsanları 2

Mumbai’de gönüllü öğretmenlikle başlayan güzel bir serüven. Yataktan kalktığım anda kendime, “Bugün okula gitmesem olmaz mı?” sorusunu sorduktan sonra zorla da olsa okul yollarına düşüyorum.  Sokaktaki meyve satıcılarından 4 rupee’ye aldığım muzu afiyetle yiyerek yoluma devam ediyorum. Trenlerdeki enteresan hayat karelerinin gizemli hikayelerini birinci ağızdan duymak istiyor insan. Bir saatlik yolculuk süresince duvarlarını sarmaşıkların sardığı eski evleri ve ufak tapınaklarda yaptıkları geleneksel müzikleri her gün görüyor ve dinliyor olsam da ilgimi çekmeye devam ediyorlar. En sonunda ufak bir binanın ikinci katında beni bekleyen çocukların elleri havada üzerime koşarak “good job” diye bağırmalarını, onlardan nasıl ayrılacağımı düşünerek cevaplıyorum.

Baharatlı ülkenin tatlı insanları;

 Çocukların yüzlerine baktıkça kaybolduğunuzun farkına vardığınız bir dünyaya büyük bir adım attığınız o an: Eğlenmenin, gülmenin ve mutluluğun tanımını bir kere daha yeryüzünün temellerine altın harflerle kazıyorsunuz. Çocukların yüzündeki tebessümün bulaşıcı bir etkisinin olduğunu öğrenmek ne güzel bir tecrübe. Tahtaya yazdığınız soruların sonucunu bulmak için tahtaya birini çağırmış olsanız bile diğerlerinin, daha önce bitirmek için çabalayarak, sonucu bir hışımla size göstermeye çalışması içinizdeki alevin canlanmasına vesile oluyor. Altı yaşlarından on beşli yaşlara kadar birçok öğrencinin bir arada seni dinlediği bir sınıfın varlığını düşünebiliyor musunuz? Her birinin yaşlarını 40 yaş büyütmüş olsak veli toplantısından hiçbir farkı kalmayacak bir senaryodan bahsediyoruz. Ders arasında diğer öğretmenlerin yaptıkları İngiliz usulü sütlü çayı yudumlarken tatlı bir kız çocuğunun yanıma gelerek 6-7 yaşlarındaki kardeşiyle beni tanıştırmak istiyor. O anda söyledikleri benim için anlamsız olan cümlelere onlar için anlamız cevaplar veriyorum. Şimdi düşünüyorum da Türkçe konuşmuş olsaydım daha eğlenceli olabilirdi sanırım.

Teneffüs bitti;

 Heyecanlı ve biraz da şaşkın bir halde çıktığınız o tahtaya artık bir şey yazmanın vakti geliyor. Birkaç gün sonra, basit ve her yaş gurubuna hitap eden temel şeyleri öğrettikten sonra biran boşluğa düşüyorsunuz. Öğretmek istediğiniz şeyler, kimisi için çok yüksek kimisi içinse basit konular haline geliyorlar. Artık hepsi öğrettiğiniz şeyleri biliyorlar. Fakat bir gün yalnızca öğrettiğiniz şeyleri kullanarak çözülebilen bir soruyu sorduğunuzda çözemediklerini görüyorsunuz. Çünkü onlar bu soruyu daha önceden ezberlememişlerdi diyorum içimden. Ama bu olay benim için bir ışık oluyor. Artık onlara ertesi gün unutacakları bir şeyleri öğretmenin ne kadar mantıksız olduğunu anlıyorum.

Öğretme değil öğrenme zamanı;

 Her zaman eleştirdiğimiz şeyleri yapmanın bizim tercihimiz olmadığının ve dünyanın her yerinde sistemin getirdiği bir problem olduğunun farkına varıyorum. Asıl soru işaretini koyulması gereken yer, nasıl bir ‘farkındalık’ yaratmam gerektiği oldu. Öğretmenlik mesleği için, herkesin olduğu gibi benimde kafamda, birçok eğitim tarzı olsa da birçok insanın küçümsediği öğretmenlik için yetersizdim. Kendimi daha fazla geliştirmem gerekiyordu çocuklar için, fakat çok zamanım yoktu ve bu neredeyse imkansızdı. Tüm günümü onlara ne öğretebileceğim hakkında düşünerek harcadıktan sonra onlarla bir oyun oynamaya karar verdim.

Kelebek etkisi;

Onlara sudoku oynamayı öğretecektim. Bu hem onların sayıları sevmesini sağlamış olacaktı, hem de analitik düşünme dünyasının kapıları aralanmış olacaktı. Sosyal hayatları için, okul hayatları ve sorunlara olan bakış açıları için bir dönüm noktası haline gelecekti.  Hindistan’nın insanların karşısına Türkiye’den daha fazla sorun çıkardığı bir gerçek. Ne yazık ki benim minik öğrencilerimin bu sorunlardan kaçabilmek için pek şansları olmayacağını biliyorum. Bu nedenle dünyadaki  bütün insanların düştükleri bir ‘yanılgıdan’ kurtarmak istedim onları. Her sorunun bir çözümü vardır. Yalnızca sen o çözümü henüz görememişsindir. İşte, sudoku onlara bazı şeyleri sen imkansız gibi görüyor olsan da bir çözümü olduğu gerçeğini kabullenmelerini sağlıyor. Daha fazla deneyerek, daha fazla düşünerek ve daha fazla farkındalıkla birlikte vazgeçmenin gereksiz bir kelime olduğunu öğretmekten daha büyük bir sonucun elde edilemeyeceğini düşünüyorum.

Asıl önemli olan;

 Benim öğrencilerimin en önemli farkının bilgileri olması önemli değil. Günümüzde işi bilmek olan avukatlar bile birçok şeyi bilmiyor ve ellerindeki davaya göre araştırma yapıyorlar. Öğrencilerimin zeki olmasına da gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü ne kadar zeki olsalar bile en çok vakit geçirdikleri 4-5 arkadaşının ortalaması kadar zekalarını kullanabiliyorlar. Önemli olan şey onların duygularını kullanmaları, kendi karakterlerini kendileri oturtmaları ve “insanlık nedir?” onu sorgulamaları. Onları kurtaracak yegâne şey arkadaşları ve aileleriyle birlikte kendi hayatlarında bir zeytin bahçesini de onların kurmaları.

Öğretmene verilen ağır ders;

Ben Hindistan’a birkaç küçük çocukla birlikte sayılarla oynamak için gelmiştim. Farklı bir kültür tanımak ve meşhur baharatlı yemeklerinden yemek için. Fakat şimdi anlıyorum ki; onlarla geçirdiğim üç haftanın sonunda biz bir okulda değil hayatın sallantılı bir gemisindeymişiz yalnızca. Bir birkaç damla göz yaşı ile başlayan bu hayata tatlı bir gülümseme getirmenin tek yolu kendimizden geçiyor. Kara tahtanın önündeki en derin fotoğraf, çocukların gözlerindeki yıldızların her geçen gün içinizdeki alevi sıcacık bir huzurla dolduran fevkalade manzarasıydı.

Siz ne düşünüyorsunuz, yorumlarda buluşalım : )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.