Pierrot le Fou

image
image

Hafif bir Charles Aznavour şarkısı eşliğinde başlanılacak bir yazı, belki Hier Encore. Öte yandan kafam bir savaş alanı, ve başlıyorum.

Hatrı sayılır sayıda film izlemişimdir. Farklı türlerde, farklı çekim teknikleriyle, farklı temalardan bahseden yüzlerce film izledim. Bu filme farklı demek istemiyorum. Farklı denebilecek onlarca film var. Bu film, farklı kelimesinin yeterince farklı sayılmayacağı bir boyut kazandırmış olabilir. Hiçbir filmden sonra bu kadar darmadağın ve karmakarışık hissetmemiştim.

Tipik film yazılarından yazmayı hiçbir zaman becerememişimdir, ki öyle yazıları da okumam pek. Filmin ne olduğundan değil, filmle ilgili ne hissettiğimden bahsedeceğim çoğunlukla, bunu yaparken alıntılar, betimlemeler ve benzetmeler yapabilirim. Öncesinde ufak bilgilendirme için, Fransız sineması denince akla ilk gelen o isim, evet bir Godard filmi. Anna Karina ve Jean Paul Belmondo da başrollerimiz.

Film Ferdinand’ın sözleriyle başlıyor, sonrasında görüyoruz ki bu sözler, küvette bir yandan sigarasını tüttürüp bir yandan okuduğu sanat tarihi kitabının Velázquez’i anlatan bir kısmı. “Velázquez zıtlıkların ressamıdır. Gün ışığında olsa bile geceyi, küçük bir odada bile olsa geniş toprakları, veya savaşın ortasındaki cehennemde yaşasa bile sessizliği ve huzuru resmeder.”

Ferdinand daha filmin ilk beş dakikasında âşık olduğum entelektüel bir adam. Entelektüelliği boynuna fular bağlamak gibi bir görsellikten ibaret değil. Hayatının her ânını müthiş bir farkındalıkla gözlemleyen bir adam. Ve filmin başlarında bu müthiş adamın kalabalıklar içindeki yalnızlığına şahit oluyoruz. Reklam metni gibi konuşan kadınların ve adamların arasında boğulduğu bir partide, Amerikan bir yönetmenle karşılaşıyor. Sohbet etmeye değer bulduğu tek adamla konuşabilmek için çevirmene ihtiyaç duyması filmin acıklı sahnelerinden biri bana göre. Adamın çekeceği flmin isminin “Kötülük Çiçekleri” olduğunu öğrenen Ferdinand “Baudelaire, iyi seçim” diyor -bakın bunlar beni heyecanlandıran anlar, küvetinde sanat tarihi okuması yapan bir adamın günlük konuşmasında skandal korsesinin tanıtımını yapan bir karısı olması kabul edebileceğim bir şey değil, Ferdinand’ın da kabul edebileceği bir şey değil, ama boşanmaya üşeniyor, ne diyebilirim ki?

Sonunda partiden sıkılan Ferdinand, arkadaşının arabasının anahtarlarını istiyor. “Göz denilen; gören, kulak denilen; duyan, ve dil denilen; konuşan organlarım var. Ama bunlar birbirinden kopuk. Birlikte çalışmıyorlar. Normal bir insan gibi tek parça hissetmiyorum kendimi. Sanki farklı farklı kişiler ihtiva ediyorum.” gibi bir iç döküşe, “Çok gevezesin, seni dinlemek yoruyor beni” cevabını alıyor.

Eve döndüğünde çocuklara bakmak için gelmiş olan Marianne’i uyurken buluyor, son metroyu da kaçırmış olan Marianne’i evine bırakmayı teklif ediyor. Anlıyoruz ki bu Marianne ve Ferdinand’ın ilk karşılaşması değil, yıllar önce yaşanmış bir şeyler var. Yol boyu geçen sohbetlerden en akılda kalıcı olanı şu:

– Ne kötü değil mi? Böyle anonim olması.

– Neyin?

– 115 gerilla deniyor, hiçbir duygu uyandırmıyor. Ama hepsi birer insan. Kim olduklarını bilmiyoruz. Sevdikleri bir kadın var mı, çocukları var mı, sinemayı mı tiyatroyu mu tercih ederler… Hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece 115 ölü. Fotoğraflar gibi. Beni hep büyülemiştir. Bir adamın hareketsiz bir görüntüsünü altında bir yazıyla görürüz. Belki kötü, belki iyi bir adamdır. Ama resmin çekildiği anda, onun kim olduğunu ve ne düşündüğünü asla bilemeyiz. Karısını mı? Metresini mi? Geçmişi? Geleceği? Basketbolu? Kimse bilemeyecek

Ve aşk. Bütün yanlışları doğru yapan gönül pıt pıtı küllerinden yeniden doğar ve filmin gidişatı tatlı ve hızlı bir viraj alır. Marianne Renoir. Tam bir femme fatale. İki âşık dünyaya karşı yürümeye başlar ve filmin geri kalan uzun bir kısmı bu doğrultuda devam eder. Bir yığın illegal faaliyet, kanlar, cesetler, çalıntı arabalar.

image

-Bir hikâye

-Karmakarışık

Godard’a filmle ilgili “Filmde kan gövdeyi götürüyordu” demişler, o da, “Hayır, o sadece kırmızı boyaydı” diye cevap vermiş. Filmi izlerken gerçekten onun kırmızı boya olduğu gözünüze sokulur vaziyette. Bile isteye bir filmden çok bir temsile, bir tiyatroya döndürülmüş her şey. Bu ne absürd, bu ne saçma gibi bir eleştiri kaldıramaz yani film, çünkü her şey kasıtlı biçimde bir absürdlük barındırıyor. Godard filmlerinde sevdiğim bir olay bu, filmin bir kurgu olduğu seyircinin gözünün içine bakarak, bazen de seyirciyle konuşarak ona hatırlatılıyor devamlı.

-İşin özü

-“Geceler tatlıdır”

-Bir aşk hikâyesiydi bu. Bir aşk hikâyesiydi bu

-Geceler tatlıdır

-Bir aşk hikâyesiydi

Kaçak göçek ve parasız ama aşkla ve elele. Gamsız ve kaybedecek hiçbir şeyleri olmadan.

image

-Ne yapıyorsun

-Kendime bakıyorum.

-Peki ne görüyorsun?

-Kayalık bir yoldan 100 km hızla gidecek bir adam.

-Ben de, kayalık bir yoldan 100 km hızla gidecek bir adama âşık bir kadın görüyorum.

İçkilerini ödemek için hikâyeler anlatıp para kazanan, yarın ne olacağının planını yapmayan bir çift. -filmde ara ara geçen tablolardan da bahsetmek isterim, chagall benim en sevdiğim.

image

Hayat doluyum ya, en mühimi bu işte.

Bir arabadan kurtulmak için kaza süsü verip onu yakmak, sonra da elele dizlerine kadar gelen suyun içinden yürüyerek uzaklaşmak. Fransa’yı geçmek. Ormanlar ve ağaçlar.

-Aynadan görülen

-İki gölge gibi

Bir femme fatale bir adama neler yaptırabilir. Ya da bir aşk. Ya da delilik.

-Zaten bu işe kalkışman da delilikti.

-Hayır, âşık olduğumdan yaptım.

-Delilik ile aşk aynı şey zaten.

Zincirlerinden kurtulmuş ve ne isterlerse yapabileceklerini düşünen Ferdinand, neşe dolu. Marianne ince bir alayla, önünde düz bir yol olduğunu ve arabayı o yolda kullanmaktan başka seçeneği olmadığını söylediği anda direksiyonu sağa kırıyor Ferdinand. Araba bir denizin içine boylanıyor ve inip tekrar denizin içinde yürümeye başlıyorlar.

image

-Şimdi nereye gideceğiz?

-Gizemli Ada’ya, tıpkı Kaptan Grant’in Çocukları’ndaki gibi.

-Ne yapacağız orada?

-Hiçbir şey, sadece vâr olacağız.

-Pek keyifli gözükmüyor.

-Hayat da öyle ya.

Hiç kimsesiz, yani yalnızca dünyada iki kişi olarak yaşamak, pek kimsenin yapmaya cüret edebileceği bir şey değil. Dünyanın içinde olup dünyaya ayak uydurmadan, insan olup insanların kurallarını ve düzenlerini hiçe sayarak.

-Kaç git.

-Asla.

-Sevgilim.

-Ben, “ben” olduğum sürece

-Ve sen de, “sen” olduğun sürece

-Ve ölüm de bizi ayırmadığı sürece

-Ben, sana âşık olan

-Ve sen, beni reddeden

-Birbirimizin kaderiyiz

-Birimiz çekip gitmeden

İnsanın sosyal bir varlık olması belki de ciddi bir meseledir. Ya da farklı kişiliklerin hayatta aradığı çok farklı şeyler vardır. Ferdinand kalabalıkların içinden sıyrılıp da orda hissettiği yalnızlığı, bir adada, yanında sevdiği kadın varken ve “hayatı kelimelere dökmek elzem” diyerek başladığı günlüğe hayatın inceliklerini yazarken, hiç hissetmedi. Balık tutarak karnını doyurmak, bir şekilde buldukları üç kuruş parayla kitaplar almak onun ihtiyacı olan hayat için yeterliydi. Öte yandan Marianne, canı sıkıldığı için şarkılar söyleyerek etrafta dolaşıyor, hayatta bundan, bu adadan, bu yemekten, bu kıyafetten daha fazlası olduğunu bilerek içi içini kemiriyordu. Daha fazlasına sahip olmak varken, burada, -sevdiği adam dahi olsa- bir adamla, her gün aynı sabaha uyanacağını bilmek onu pek de heyecanlandırmıyordu.

image

Ağaçların koskocaman dalları üzerinde gezinerek sesli şekilde kitaplar okuyarak gününü geçiren Ferdinand, ve “Ne yapayım şimdi ben, yapacak hiçbir şey yokken” diyip durarak denize taşlar fırlatan Marianne.

-Neden böyle üzgün görünüyorsun?

-Çünkü, sen bana kelimelerle konuşuyorsun ama ben sana hislerimle bakıyorum.

-Bu yüzden seninle gerçek bir iletişim kuramıyorum. Sen zaten hiç düşünmezsin hep hislere önem verdiğin için.

-Doğru değil bu. Hisler, içinde düşünceleri de barındırır.

Tüm bu sessizliğe ve durgunluğa katlanamayan Marianne sonunda isyan etti. Kış için sakladıkları parayı denize attığını söyledi, kitapları da fırlatıp attı. Ferdinand’ın yüzüne yaşamak istiyorum diye bağırdı. Yapma, yeterince Jules Verne’cilik oynadık. Yine o macera hikâyemize dönelim; hızlı arabalar, gece kulüpleri ve silahların içinde geçen hikâyemize.

Böylece sakin ve dingin inziva günleri sona erdi, turistlere yaptıkları ufak gösterilerle biraz para kazanıp yollarına devam ettiler. Marianne dans etmeye gitmek istediğinde ona eşlik etmek istemez Ferdinand. Biri sola gider, ve biri de sağa. O anda Marianne seyirciye dönüp seyirciye konuşmaya başlar:

-Karşıda dans pisti varmış sanırım. Dans etmeye gidiyorum ben. Salı günü bir müzik çalar almaya heveslendim. Ama o tüm paramızı kitaplara harcıyor. Aslında umrumda değil ama, anlamıyor ki. Kitaplar veya müzik çalar ya da para… Hiçbiri umrumda değil. Ben sadece yaşadığımı hissetmek istiyorum. O ise hiçbir zaman anlamayacak bunu. Yaşama isteğini.

İlişkinin özeti bu cümlelerde gizli. Biri yaşamayı seviyor, biri yaşamı kelimelere dökmeyi. Biri onu hissederken, biri betimlemelerle anlatmak istiyor onu. Tensel ve tinsel uyum denilen ikili yine karşımda. İki insan arasında tinsel, yani ruhsal bir uyum olmadığında, bir yerden sonra yaşanan bocalamayı toparlamak mümkün olmuyor.

Ferdinand seyirciye dönüp konuşmaya başlar:

-Ne zaman Marianne dese: “Ne güzel bir gün.” diye, acaba gerçekten ne düşünür? Tek bildiğim, onun: “Ne güzel bir gün” dediği. Gerisi gizem.

Ve hiçbir macera sonsuza dek sürmez. Sonunda izleri bulunur. Ferdinand kendisini sıkıştıran iki adama fazla direnemez, Marianne’i ele verir. Lütfen ona bir şey olmasın diye söylenirken duyduğu tren sesiyle tren raylarının üzerine oturur. Tren çok yaklaştığında ise kalkıp kenara çekilir. Nâzım’ın “Yaşamak yani, ağır bastığından” dizelerini anımsatır.

Günler geçer, günlük tutmaya devam eder, kelimelerin gücüne inanmaya. Ve bir gün, Marianne çıkagelir:

-Pierrot! İşte geldim.

-Adım Ferdinand.

Hayır, film burda bitmiyor. Ama filme ve Godard’a saygımdan, ve birilerinin de filmi izleme ihtimalinden dolayı devamıyla ilgili bilgi vermeyeceğim. Film bittiğinde ekrana bakıp izlediğim şeyi sindirmeye çalışıyordum.

Filmi fazla politik ve fazla şiirsel bulanlar olmuş. Politikadan zerre kadar anlamam, şiirin de fazlasından ancak Cansever ölür.

Filmlerde ilgimi en çok çeken, kameranın nasıl kullanıldığı sanırım. Farklı bakış açıları daima hoşuma gidiyor. Kameranın neye odaklandığı, biri konuşurken onu dinleyen kişinin yüzünü görmemiz, bir teknede geçen bir sahnede kameranın da dalgalar gibi sallanması cezbedici unsurlar.

Pierrot le Fou, bana hissettirdikleri düşündürdükleriyle yarışan yegâne film. İzlemeden yorumda bulunulamayacak, anlatılamayacak bir film. Yüzlerce kez film demiş olsam da, Godard’ın Pierrot le Fou hakkında söyledikleri ile sonlandıracağım bu yazıyı:

“bu aslında bir film değil, sinemada bir deneysellik. konu hayat, kamera ve renkler de destekleyici unsurlar. özetle hayat ekranı doldururuyor, tıpkı bir musluğun küveti doldurup eşzamanlı olarak boşaltması gibi”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.