HİÇBİR YERDE BULAMAYACAĞINIZ İRAN GÜNLÜKLERİ! – 3

İran günlükleri, İsfahan ile devam ediyor. Cihanın yarısına vardığımızda saat sabah 4’tü, birkaç saatlik bir uykudan sonra sabah kalkıp keşife başladık. İsfahan, çok derli toplu, düzenli bir şehir. Nakş-ı Cihan Meydanı denilen bir meydan var, dikdörtgen biçimli, meydanı çepeçevre saran kocaman bir çarşı var burada, ve her kenarda birer şaheser, camiler ve saraylardan bahsediyorum. Bu meydan o kadar harika şekilde tasarlanmış ve inşa edilmiş ki, hayran olmamak elde değil.

İsfahan’daki çarşı benim için en tatmin edici çarşıydı. Tarihi ve kültürel geleneğin bozulmadığı, müthiş el işlerinin, zanaatlerin gözünüzün önünde icra edildiği muazzam bir yer burası. Benim en çok bayıldıklarım, İran’a özgü kutular oldu. Halılar, çantalar, takılar, aynalar, daha neler neler. Gerçekten eşsiz bir manzara.

İmam Camii

Meydanda ilk gezdiğimiz cami İmam Camii oldu. Stendhal Sendromu denilen şeyi İran’da yaşamanız çok muhtemel. Bu nasıl bir güzellik, nasıl bir işçilik, nasıl bir mimari. Mest olarak gezdim yine. Saatlerce oturup izleseniz asla sıkılmazsınız, huzur dolu bir yer.

İsfahan’da ilk gezdiğimiz cami olması beni daha çok heyecanlandırdı, zaten fark ettim ki gördüğüm her eserle birlikte hayranlığım artıyor. Bundan daha iyisi olamaz derken, daha estetik, daha muhteşem bir eser gözlerinizin önüne seriliyor.

Camiden çıktıktan sonra çarşı içinde dolaşmaya devam ettik. Meydan çok büyük olduğu için, çarşı da haliyle o derece büyük. Çarşının kapalı olması da, o sıcak yaz gününde güneşten korunmamıza yardımcı oldu. Açık alanda temmuz ayında İran’da gezmeye çıkmayın bence, çok iyi bir fikir olmayabilir. Ama İran’da bu konuda öyle çok düşünülmüş ki, her sokak başındaki çeşmeler, yol kenarlarında yükselen ve müthiş gölge sağlayan ağaçlar, bazen yolun iki yanından akan sular, öyle harika bir sistem var ki, sıcaktan çok az şikayet ettim gezi boyu. Sadece, sular mideme pek iyi gelmedi. Herkesin kendi coğrafyasının suyunun tadına alıştığını, ve onun insana iyi geldiğini düşünüyorum. İran suları bana pek iyi gelmedi, paketli olanlar dahil.

Gözlemle Gelen Farkındalık

Çarşıda gezerken Türk olduğumuzu çok çabuk fark ettiler oradaki insanlar. Baş bağlama şekli de insanı ele veriyor. Üzülerek gözlemlediğim bir durum var. Kadınlar ya burada çarşaflı dediğimiz biçimde uzun geniş kumaşlarla tam bir tesettür içinde, ya da başlarına yasa olduğu için atmak zorunda kaldıkları bir şal geçirmiş, saçlarının büyük kısmı görünür şekilde bir giyim anlayışı benimsemiş. Bizdeki gibi bir çeşitlilik kesinlikle yok. Beni rahatsız etti, kadınların zorunda oldukları için başlarını örtmek zorunda olmaları. Ama öte yandan, kadına karşı bir baskı, bir kısıtlama görmedim. Sosyal hayatın çok içindeler. Hatta trafikte erkekten çok kadın var, bu durum çok hoşuma gitti. Bazılarının tahmin ettiği üzere, geri kalmış bir ülke söz konusu değil. Siyasi ve dini birtakım yanlışlar söz konusu olsa da, ülkenin halkı, gayet medeni görünüyor. Sokaklar çok canlı, kadınlar, erkekler, hep bir festival havası, hep bir hareket. Ahlak polisi denilen bir şey olduğunu okumuştum geziye gitmeden önce, ama hiç karşılaşmadım. Ayrıca, kimse kusura bakmaz umarım ama, bizim ülkede de adım başı ahlak bekçisi var, meslek olmadan da bu işi icra eden binlerce insan var görüyorsunuz ki.

Çarşıyı Gezmeya Devam

İsfahan’ın çarşısındaki gezimize dönecek olursak, burada bir çantacı ile karşılaştık. Esnaflar hemen içeri davet edip bir şeyler ikram etmeye çalışıyorlar. Sohbetleri çok sıcak, çok sevecen. Türkleri ayrıca çok sevdiklerini gördüm. Kendi ailesinin yapımı olan çantaları bize gösteren adam, kendisi bir ressammış. Konuşma sırasında babama devamlı “profesör” diye hitap etti, sebebini anlayamadık. Sonrasında karşılaştığımız başka bir adam da babama aynı şekilde “profesör” diye hitap edince, şaşırdık. Buradaki profesörler babama benziyor heralde.

Çarşının tamamını gezmeye halimiz kalmadı, geri kalanı sonraya bıraktık. Çarşının içinde başka bir cami keşfettik gezerken. Bir de, beni cezbeden bir şeyden özellikle bahsetmeliyim. Her kapı bir havuza açılıyor gibi. Her yerde su var, sıcaktan dolayı yaptıklarını düşündüğüm bu güzellikler beni mest ediyor.

İran‘da ki koronavirus nedeniyle şu an çoğu çarşının bomboş olduğunu hatırlatmakta fayda var

Yani arkadaşlar düşünsenize bir çarşıda yürürken ara sokaklardan birine dalıyorsunuz ve karşınıza bu çıkıyor. Kapalıçarşı’da defalarca kez kayboldum ama hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım.

Çarşı gezimiz bizi yorunca, birer dondurma alıp otele geçmeye karar verdik. Dinlenip, şehrin diğer yanındaki köprüleri görecektik. Bu düşüncelerle otele geçtik.

İran Köprüleri

Otelde dinlendikten sonra akşam olunca köprüleri görmek için o tarafa doğru yürümeye başladık. Suyu kapatmışlar, normalde daha güzel bir manzara oluyormuş ama dönem dönem kapattıkları da oluyormuş, şansımıza, bi tık eksik kaldı görsel şölenimiz. Ama köprülerden birinin ışıklandırması babamın çok hoşuna gitti. Bir saat fotoğraf çekti dersem abartmış olmam.

Beni en çok çeken kısım ise sokakların cıvıl cıvıl olmasıydı. Çimenlere insanlar örtüler sermiş, kimi oturuyor, kimi piknik yapıyordu. Bazı insanlar köprülerin arasındaki yaya yollarında yürüyüş yapıyordu. Gezi bloglarında sözü edilen çay bahçeleri var, onları bulamadık. Acıktığımız için köprüden ayrılıp yemek yiyebileceğimiz bir yer aradık. Yolda bir sinemaya denk geldik, önünde uzunca bir sıra vardı. Ah, İran sineması! Akşam yemeğinde pek de yerel olmayarak, fast food türünde karnımızı doyurduk. Ama naneli bir ayranları var, yerel lezzetlerden, onu sevdik. Hatta onu hâlâ arıyoruz Türkiye’de de olsa içerdik. Yemekten sonra tekrar yürüyerek otele döndük, İsfahan’da ilk gün bu şekilde geçti. Ama bu daha başlangıç.

Serinin diğer yazılarını okumadıysanız;

İran Günlükleri: Bölüm Bir

İran Günlükleri: Bölüm İki

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.